Yine yola çıkıyorum. Gidip geldikçe kısalıyor yol ve yakınlaşıyor Ankara, hem de hiç hesapta yokken, bir anda. Ama bu sefer yüküm daha ağır. Kendime dışarıdan bakıp tartmak peşindeyim, gitmek istediğim yerle vardığım yer arasındaki bu mesafe pek mantıksız geliyor bana. Bunun üzerine düşünmeye değer.
Aylardır defalarca yaptığım gibi gece geç vakit bir servise biniyorum yine, hareket ediyoruz. Gece, sakin, pazar. İstanbul yarınki mesaisine hazırlanıyor. Servisin en önünde oturuyorum, asfaltı içine çekiyor araç, önce gökdelenler sonra küçük evler ve sokaklar geçiyor yanımızdan, sonra da karşıda köprünün kocaman ayakları görünüyor, küçük yaşlardan beri her geçişimde içimde hayranlık uyandıran Boğaz'ın üzerinden geçeceğiz bir kez daha. Yalnızsam aklımda ne varsa unuturum, susarım, yanımda biri varsa da genellikle Boğaziçine ya da İstanbul'a dair bir şeyler konuşurken buluruz kendimizi.
Aklım geçen hafta üç liraya aldığım bilmem kaçıncı el kitaplara gidiyor, Mevlana'nın Mesnevi'sinden bir hikaye var zihnimde. Yolun kenarına diken eken bir adamdan bahsediyor. Dikenler büyüdükçe yoldan geçenleri rahatsız etmeye başlıyor, şikayet ediyor insanlar. Adam da hiç itiraz etmiyor, "kesicem dikenleri" diyor soranlara, ve dikenler büyümeye devam ediyor, büyüdükçe de geçenlerin canını yakmaya başlıyorlar. Bilge bir adam geliyor, "artık sök şu dikenleri" diyor. Adam "elbette sökeceğim, bu gün değilse de yarın, illaki sökerim..."
Sonunda hikmeti de var bu tür hikayelerde hep olduğu gibi, ama diken eken adam (ya da kadın!) bence hikmetin ta kendisi.
Bakıyorum köprüyü geçmişiz, belki de ilk defa farkedemedim Boğaz'ı, geçtiğimi bile hatırlamıyorum. Aklım dikenlere takılmış, kurtarmak için çekiştirip duruyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder